Üniversiteyi Yozgat’ta okuduktan sonra iş bulmuş ve İstanbul’a hemen dönmemiştim. Özel bir şirkette hesap kitap işlerinden anlayan biri olarak her işe koşuyordum. Çok kazanmıyordum ama kira ve diğer masraflarımın üstüne biraz para kalıyordu yine de. İstanbul’daki baba mirası evden de kira geliyordu. Niyetim burada biraz para biriktirip İstanbul’a dönmek ve orada bir iş bulmaktı. Ki birkaç yılın sonunda elimde yeterince para olmuştu.
Gidiş tarihimden iki hafta önce işimden ayrıldım, tanıdıklarımla vedalaştım. Hem toparlanmak hem de yoğun iş hayatından sonra ve daha yoğun olacak iş arama sürecinden önce birazcık dinlenmek istiyordum. İstanbul’da bu kadar rahat olamayacaktım. Üniversite sonrası yaklaşık beş yılımın geçtiği bu şehirde pek kadın yüzü görememiştim. Ne sevgili edinebilmiştim ne de eskort çağırabilmiştim çünkü bunlar duyulsa evden atılırdım. Böylesi tutucu bir şehirde bir yabancı olarak zaten göze batıyordum yeterince. O yüzden internette pørnø sitelere girip filmler izleyip sık sık 31 çekerdim ve her daim azgın olurdum.
O haftanın başında kapım çalındı, gelen üst katımda oturan Nazmiye Hanımdı. Karı koca oldukça tutucu, muhafazakar insanlardı. Kocası takkeli şalvarlı bir tipti. Nazmiye Hanım da her daim çarşaflı bir kadındı. Burada oturduğum onca yıl doğru düzgün selam bile vermemişlerdi bana. Oysa şimdi tek başına karşımda duruyordu Nazmiye Hanım. Siyah çarşafının yüzünü örten peçesinden ela gözlerinin ışıltısı sızıyordu.
Ayak üstü selamlaştık, vedalaşmak niyetiyle geldiğini ve aşure yaptığını söyledi, içeri girme ricasında bulundu. Şaşırmıştım ama reddedemedim, “Tabii buyurun!” dedim. Terliklerini içeri aldı, o arada siyah çarşafının altından görünen çorapsız çıplak ayaklarının beyazlığı dikkatimi çekti. Geç kalkmış, daha yeni kahvaltı yapmıştım. “Çay sıcak, doldurayım mı bir tane?” diye sorunca, “Olur, nasıl isterseniz…” dedi. Tedirgindi sesi. Böyle bir kadının benim gibi bekar bir erkeğin evinde ne işi vardı?
Çayını doldurup sehpanın üstüne koydum. Çorapsız ayakları uzun ve bol çarşafının etekleri altında kaybolmuştu. Sadece gözleri ve çay bardağını tutan pamuk gibi beyaz eli görünüyordu. Peçesinin altını kaldırıp ağzını bana göstermeden içiyordu çayını. Getirdiği aşureyi masanın üstüne koymuştum. Çayını içerken, “Aşuremin tadına bakmayacak mısınız?” diye sordu. “Ha, kusuruma bakmayın!” diyerek bir kaşık alıp geldim.