Benim olayım ılık bir bahar gecesi, Serkan’ın otelin kapısında belirmesiyle başladı. Kalabalık bir turist grubunun en önünde, onlarla konuşarak bana doğru, daha doğrusu çalıştığım resepsiyona doğru yaklaşıyordu.
Beklediğimiz, daha önce rezervasyonları yapılmış bir gruptu. Gelecekleri saat için otel tüm hazırlıkları yapmış, odalar gelen isim listelerine göre ayrılmıştı. Grubun rehberi olarak gelecek olan Serkan için de bir oda ayrılmıştı elbette…
Ama benim beklemediğim şey, Serkan’ın bu kadar yakışıklı, iri yarı, nefis bir parça olmasıydı. Uzun sarı saçlarını arkada at kuyruğu yapmış, yanık tenine giydiği beyaz şile bezi gömleğiyle, altındaki daracık, bacaklarını ve taş gibi kıçını saran buz mavisi kotuyla, çıplak ayaklarına geçirdiği spor ayakkabılarıyla geliyordu bana doğru…
Gülümseyerek bekledim. Yaklaştı, gözleri benimle buluştu, gülümsedi. Gözlerinin yeşili, dişlerinin bembeyaz ışıltısı, sol kulak memesindeki minik küpenin taşı tavandaki onlarca rustik ampulden yayılan parlak ışıklar altında gözümü aldı bir anda…
Öylesine dalmışım ki önümdeki yakışıklıya, ne arkasındaki gereksiz turist kalabalığın vaveylasını duyuyordum, ne de onun bana hitaben konuşmasını… Kulaklarım duymuyordu ama benimle konuşan ağzının, sanki ruj sürmüş gibi parlayan etli dudaklarının hareketlerine vermiştim tüm dikkatimi…